Irak'ın hâlihazırdaki durumu: mezhep, aşiret ve kültür çatışmalarından oluşmuş zehir zemberek bir karışıma benziyor ve bu şartlar altında 'işlerin daha iyiye gitmesini' beklemek mümkün değil. Hem Irak'ta hem de Ortadoğu'da kalıcı bir barışın kurulabilmesi, bölgeye ait problemleri doğru ve açık olarak ortaya koyabilme yeteneğimizle direk olarak ilgili.
Irak'ta sağlıklı bir çözüme ulaşabilmek için, öncelikle şu problemleri iyice anlamamız gerekiyor:
i) Her şeyden önce, ülkeniz işgal altındayken işlerin tıkırında olduğunu, her şeyin yolunda gittiğini iddia edemezsiniz, ii) Bölgeye ait sürtüşmelerin, uzun bir tarihe dayalı ciddi kökenleri var ve Saddam'ın devrilmesi ve ardından idamıyla bütün bu dinamikler serbest kaldı, iii) Elimizde, Irak'taki bütün gurupları 'ortak payda' altında toplayabilecek ve klasik ulus-devlet sürecini başlatabilecek güçte bir çözüm hala daha yok, iv) Bölgede demokrasinin özendirilmesi süreci, Washington tarafından rafa kaldırıldı, v) Müdahaleci güçler ve komşuların 'ajandaları' arasında, herhangi bir uyum bulunmuyor.
NÜFUS YAPISI VE PETROL
Yaklaşık 26 milyonluk nüfusunun % 75-80'i Arap, %15-20'si Kürt ve kalan %5 ise Türkmen, Ermeni gibi diğer kültürlere ait. Bununla birlikte, Nüfusun %60-65'i Şii, %32-37'si Sünni ve geri kalan %3 ise Hıristiyan veya diğer dinlere bağlı. Bu karmaşık etnik ve dini dilimlerden, çapraz olarak çıkartılabilecek bir başka varyant ise: Irak'taki nüfusun yaklaşık %60'ının Şii-Arap, %37'sinin Sünni-Arap ve Kürt olduğu.
Irak'a ait bilinen petrol rezervlerinin, yaklaşık 155 milyar varil ile (Suudi Arabistan ve İran'dan sonra) üçüncü büyük ülkesi. Bu da Irak'a, günde 3 milyon varil üretim yapabilme kapasitesi veriyor. Bunun yaklaşık 0,5 milyonu iç-tüketimde harcanırken, geri kalan yaklaşık 2.5 milyon varilin tamamı, ihraç edilebilir üretim. 3 milyon varillik günlük petrol üretiminin yaklaşık 2 milyonu Güney kuyularından çıkartılırken, geri kalan 1 milyon varil Kuzey'deki kuyulardan sağlanıyor. (Örneğin: Kerkük'ten günde 700 bin varil üretilirken, sadece güneydeki Rumalia kuyularından günde 1.3 milyon varil üretim alınıyor.) Irak çıkarttığı bu petrol'ün yarısını sadece Kerkük-Ceyhan boru hattından taşıyabilme kapasitesine sahip olmasına rağmen, Suudi Arabistan, Ürdün, Basra Körfezi ve Suriye üzerinden de taşıyabilme yollarına sahip ve günlük petrol ihraç kapasitesi (üretiminin iki katı) 6 milyon varil. İşte Irak ekonomisinin gelirinin %95'i de bu petrol satışlarından geliyor.
SADDAM'I ANLAMAK
Derler ki, bir insanı daha iyi anlayabilmek için 'ya son günlerine ya da zor günlerine' bakmalı. Saddam'ın 2003 işgalinden sonra yakalanarak hapsedildiği ve yargılandığı anlar, buna tam da uyan bir örnek olurdu. Saddam'ın gardiyanlığını yapanlara ait[3] günlüklerden alıntıları, Saddam'ı daha iyi anlayabilmek için aşağıya ekledim:
"Saddam: mısır gevreğine, masa-tenisi oynamaya, Ronald Reagan'a ve bir gün Irak'ın başına tekrar geçeceği rüyasına bayılıyor... Hücresinde bazen yalnız başına dans ediyor, bazen ise şiir yazıyor."
"Ürdün'deki kızı, Kızıl-Haç paketleri içinde babasına o çok sevdiği Küba purolarından gönderiyor... Mısır gevreği ve ekmeğinden biriktirdiği kırıntılarla kuşları besliyor. Bazen onu bulaşıklarını, çamaşırlarını yıkarken görünce, bizden biriymiş hissine kapılıyorum, oysa onun soğukkanlı bir diktatör olduğunu biliyorum."
"Bugün bir haberde, bulunan toplu-mezarları görünce onun (Saddam'ın) ne kadar şeytanca bir adam olduğunu tekrar hatırladım... Benden kendisiyle birlikte oturup puro içmeyi ve laflamak istediğini söyledi... Bir süre sonra konu oğulları ve diğer kaybettiklerine gelince, çocuk gibi ağlamaya başladı..."
"Saddam hücresinde bir taraftan gülüyor, bir taraftan da yüksek sesle: 'Kafasız Amerikalılar, hep yanlış yerleri bombaladılar!' diye bağırıyordu... Kızgın bir sesle: 'Bush biliyordu! Benim kitle imha silahlarım olmadığını ta en baştan beri biliyordu!' diye söylendi."
Saddam Hüseyin'e ait pek bilinmeyen bir yön de, onun Stalin'e olan, vurgunluk derecesindeki hayranlığı ve Amerika'ya olan tuhaf ilgisiydi.
DENKLEMİN ÇÖZÜMÜ
Yazının girişinde sıraladığım problemlere, yukarıdaki bilgileri de ekleyerek baktığımızda, bakın ortaya nasıl bir tablo çıkıyor:
- Irak'ın 2003 yılında Amerikan işgali ile başlayan gelişmeler, daha en başında kötü kokular yaymaya başlamıştı. Savaş yanlış bilgilendirmeler, eksik haber alma yetenekleri, dezenformasyon ve ciddi stratejik hatalarla doluydu. Savaşın başlamasına sebep olduğu söylenen ne Kitle İmha Silahları bulunabildi ne de Irak ve El-Kaide arasında bir ilişki kurulabildi. İşgal, Irak'ın problemlerini sadece askeri operasyonlarla çözmeye yönelik, derinlikten yoksun bir açılım olarak üzerinde hiçbir ciddi değişiklik yapılmadan, ısrarla üç sene boyunca sürdürüldü ve Irak'ı bir politik çıkmaz haline getirdi. Şiddet azalmadı, tersine arttı. Şimdi böyle bir işgal yüzünden sıkıntı içinde yaşamak zorunda kalan Irak halkından, 'her şeyin yolunda gittiği' saçmalığına inanmalarını beklemek mümkün olmadığı gibi, ne de Iraklı politikacılardan 'Irak'ta işlerin tıkırında gittiğini' düşünmelerini beklemek mümkün değil.
- Irak'taki dinamikler -derin geçmişi olan- mezhep, aşiret ve kültürel sürtüşmelerden örülü. Amerika bütün bu sorunları 'kılıcının üstünlüğü' ile çözülebileceğini düşünmüştü. Oysa Amerika'nın, Saddam tarzı bir otoriterliği sürdüremeyecek kadar demokratik bir ülke olduğu gerçeği unutuldu. Belki yapılan işkencelerin, haksızlık ve zulümlerin, adam öldürmelerin Saddam gibi bir despot için hiçbir anlamı olmayabilir. Fakat Amerikan başkanlarının böyle bir lüksü yoktur. Demokratik olduğunu iddia eden bir ülkenin, savaş halinde bile 'Demokrasi prensiplerini' bir köşeye bırakmaması gerekirdi. Irak'ın dinamiklerinin bu prensipler çerçevesinde ele alınıp, çözülmesi gerekirdi. Etnik ve dini kökenli çatışmaların arttırdığı şiddet, artık sorunu iyice içinden çıkılmaz bir hale dönüştürdü.
DEMOKRATİK SÜRECİN GEREKLİLİĞİ
- Kabul etmemiz gerekiyor ki, (Irak'a ait mezhep ve kültürel farklılıklar hakkında iyi ya da kötü bir fikrimiz olmasına rağmen) hiçbirimiz, Irak'taki aşiret dengelerini çok iyi anlayabildiğimizi iddia edemeyiz. Bu yüzden, farklı gurupları 'ortak bir payda' altında toplamaya yarayacak 'ortak bir çarpan' fikri de üretemiyoruz. Zira bölgedeki gelişmeler, karanlık bir oda içerisinde el-yordamıyla yürümeye dönüştü. Elbette, farklı gurupları ortak bir amaç altında toparlayamamış olmak; klasik bir ulus-devlet sürecinin başlamasını da durmadan geriye itiyor. Bu gizli kapaklı da olsa, Irak'ın bölünmesi anlamına geliyor ve süre uzadıkça başarı şansı azalıyor.
- Washington, yukarıdaki problemleri zaman içinde hafifletebilecek ve tarafları karşılıklı olarak yumuşatabilecek tek çözüm olan 'Demokratikleşme sürecini' sessiz sedasız rafa kaldırdı. Oysa bölgenin belki de en köktenci sorunlarının arasında: bir türlü kurulamayan demokrasi ihtiyacı yer alıyordu. Irak'ta geçtiğimiz seksen yıl içerisinde yer alan olaylar, eğer bizlere bölgede demokrasiye duyulan ihtiyacın ne kadar büyük olduğunu öğretemediyse, bilmem başka ne tür krizler daha ne büyük savaşlar öğretebilir. Üstelik Irak'taki başarısızlık bölgede yer alan diğer toplumların, demokratik beklentilerini de kırmış oldu ve demokrasi inancı derin bir yara aldı.
- Irak'a müdahale eden güçlerin ve komşu devletler ait ajandalar arasında, üstün körü de olsa bir mutabakat olduğunu iddia etmek mümkün değil. Talihsizlik olarak, herkes kendi ajandasının, diğerinkinden çok daha önemli ve öncelikli olduğu iddiasında. Hatta çoğu zaman, bir tarafa ait ajandanın 'tam olarak' ne olduğunu anlamakta bile güçlük çekiyoruz. Bunların içerisinde Petrol den tutunda, Armegedon'a hazırlık turlarına; mezhep taraftarlığından, kültürel birlikteliğe kadar her şeyi bulmak mümkün. Fakat bu itiş kakış içerisinde, en önceliklisi olması gereken 'Irak halkının ihtiyaçları ve istekleri' bir türlü yer almıyor, alamıyor. İsrail'in ajandası bile, sokakta her gün hayatını yitiren Iraklınınkinden çok daha öncelikli sırada.
ÇÖZÜM İÇİN İLK ADIM: DOĞRU TEŞHİS
Kuşkusuz şu an için Irak'taki kaosun çözülebilmesi için atılacak en yararlı adım: Irak'ta başlayan bir iç-savaşın Washington tarafından artık resmen kabul edilmesi olurdu. Çünkü, ancak böyle bir problemin varlığını kabul etmeniz halinde, çözümünü de aramaya başlarsınız.
Bundan sonra ikinci yaralı adım ise, Irak'taki Amerikan işgaline fiilen son verilmesi olacak. Amerika, son üç sene boyunca tekrarlayıp durduğu akıl almaz hatalarıyla, Irak'ta 'birleştirici' olma rolünü çoktan yitirdi. Tersine bütün guruplar tarafından 'bölücü' etmen konumunda.
Irak'ta reel bir iç-savaş zaten başladığı için, Washington'un "çekilirsem iç-savaş başlar ve şiddet artar" iddiası artık gerçeği tam olarak yansıtmıyor. Üstelik gittikçe komplike hale dönüşen kaosta ısrar etmek ne Amerika'nın itibarini kurtaracak ne de bölgedeki şiddetin azalmasına pratik olarak herhangi bir katkıda bulunacak. Diğer taraftan Saddam'ın idamının, Irak'taki şiddeti ve kaosu azaltacağını ummak hiçte gerçekçi bir beklenti değil. Üstelik geçen sene içerisinde Zerkavi'nin ölümünün, Irak'taki şiddeti azaltmayıp iyice azdırdığı örneği daha unutulmamışken.
Yazıyı, Irak tarihine geçen yeni bir dönüm noktasını daha şerh koyarak noktalıyalım:
2006 Aralık ayının 30'unda, Kurban Bayramından önce, Saddam Hüseyin muhaliflerine işkence yaptırdığı eski bir askeri istihbarat merkezinde idam edildi. Saddam'ın boynuna ilmeği senelerdir zulmettiği Şii bir cellât geçirdi. Bazı görevliler, idam sonrasında Saddam'ın cesedi etrafında dans ettiler.
* Araştırmacı-Yazar